Editörün YazılarıYunanistan Haber

Türkiye’yi Ege’ye Çekmek: İsrail-Yunanistan Hattının Arkasındaki Yeni Jeopolitik Denklem

Ortadoğu’da Türkiye’nin yükselen etkisine karşı yeni bir cephe mi oluşturuluyor? Egemen Bağış’ın Selanik’ten verdiği mesaj neden tam da bugün büyük önem taşıyor?

Ortadoğu’da Türkiye’nin yükselen etkisine karşı yeni bir cephe mi oluşturuluyor? Egemen Bağış’ın Selanik’ten verdiği mesaj neden tam da bugün büyük önem taşıyor?

Bazı gelişmeleri yalnızca gerçekleştiği coğrafyayla sınırlı değerlendirmek, büyük resmi görmemize engel olur.

Bugün Ege’de yaşananları yalnızca Türk-Yunan ilişkileri, Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri yalnızca enerji rekabeti, Irak ve Suriye’deki gelişmeleri ise yalnızca bölgesel güvenlik meselesi olarak ele almak artık yeterli değildir.

Çünkü bütün bu başlıklar giderek birbirine bağlanıyor.

Ve ortaya şu soru çıkıyor:

Ortadoğu’da Türkiye’nin etkisi giderek artarken, Türkiye’nin dikkatini yeniden Ege’ye, Türk-Yunan anlaşmazlıklarına ve olası bir gerilim hattına çekmek bazı çevrelerin işine yarar mı?

İsrail’in hesabında Türkiye neden giderek daha önemli?

İsrail açısından bakıldığında Türkiye artık yalnızca NATO üyesi, bölgesel bir güç veya Doğu Akdeniz ülkesi değildir.

Türkiye; Irak’ta, Suriye’de, Kafkasya’da, Doğu Akdeniz’de ve daha geniş Orta Doğu coğrafyasında etkisi bulunan bir aktördür.

Özellikle Irak ve Suriye’deki gelişmeler Türkiye’nin bölgesel ağırlığını artırırken, Ankara’nın güvenlik ve diplomasi alanındaki hareket kabiliyeti de genişlemektedir.

İsrail’in bölgesel güvenlik hesapları açısından bu durumun dikkate alınmaması mümkün değildir.

Çünkü Türkiye’nin Irak ve Suriye’de artan etkisi, İsrail’in bölgedeki bazı güvenlik ve jeopolitik hesaplarıyla doğrudan veya dolaylı olarak kesişmektedir.

İşte tam burada yeni bir soru ortaya çıkıyor: Türkiye’yi Ortadoğu’daki gelişmelerin merkezinden uzaklaştırmanın en kolay yollarından biri, Ankara’nın önüne yeni bir güvenlik gündemi koymak olabilir mi?

Ege bunun için son derece uygun bir coğrafyadır.

Çünkü Türk-Yunan ilişkilerinde zaten tarihsel sorunlar vardır.

Ege’de deniz yetki alanları, karasuları, hava sahası, adaların statüsü, silahlandırılmış adalar ve Doğu Akdeniz gibi başlıklar yıllardır iki ülkenin gündemindedir.

Dolayısıyla yeni bir gerilim üretmek için sıfırdan bir sorun yaratmaya gerek yoktur.

Var olan sorunları yeniden büyütmek yeterlidir.

İsrail-Yunanistan askeri yakınlaşması neden dikkat çekici?

İsrail ile Yunanistan arasındaki askeri iş birliğinin son dönemde ulaştığı boyut, bu nedenle yalnızca iki ülke arasındaki savunma ilişkisi olarak görülmemelidir.

Yaklaşık 3 milyar euroluk hava savunma anlaşmasıyla Yunanistan’ın İsrail teknolojilerine dayalı çok katmanlı hava savunma kapasitesini geliştirmesi, bölgesel güvenlik dengeleri açısından önemli bir gelişmedir.

David’s Sling, SPYDER, BARAK MX gibi sistemler; radar, komuta-kontrol ve insansız hava araçlarına karşı savunma teknolojileriyle birlikte düşünüldüğünde ortaya yalnızca bir silah tedarikinden daha geniş bir mimari çıkmaktadır.

Bu gelişmenin Ege ve Doğu Akdeniz’deki mevcut hassas dengeler açısından dikkatle izlenmesi gerekir.

Çünkü Ege zaten dünyanın en hassas güvenlik alanlarından biridir.

Ve burada yapılacak her askeri yatırım, karşı taraf tarafından yalnızca “savunma” olarak okunmayabilir.

Bu da güvenlik ikilemini büyütür.

Bir ülke kendisini korumak için silahlanırken, karşı taraf aynı silahlanmayı kendisine yönelik bir tehdit olarak algılayabilir. Böylece güvenlik arayışı, paradoksal biçimde daha fazla güvensizlik üretebilir.

Asıl mesele Yunanistan değil, Türkiye’nin dikkatidir

Burada özellikle altını çizmek istediğim nokta şudur:

Yunanistan’ın kendi güvenlik politikalarını belirleme hakkı vardır.

Türkiye’nin de kendi güvenlik politikalarını belirleme hakkı vardır.

Mesele, iki ülkenin birbirlerine karşı kullanabilecekleri askeri kapasitenin artmasından daha büyük bir stratejik tabloyu görebilmektir.

Türkiye bugün yalnızca Ege ile ilgilenmek zorunda olan bir ülke değildir.

Türkiye’nin aynı anda Irak, Suriye, Kafkasya, Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Balkanlar’da gelişmeleri takip etmesi gerekiyor.

Eğer Ankara’nın stratejik dikkati uzun süreli bir Ege krizine kilitlenirse, bunun diğer bölgelerdeki hareket alanına etkisi olacaktır.

İşte üçüncü aktörler açısından asıl önemli nokta da budur.

Türkiye’nin gücünü bölmek, dikkatini dağıtmak ve aynı anda birden fazla stratejik cephede hareket etmeye zorlamak, Türkiye’yi doğrudan askeri olarak yenmekten çok daha farklı ve daha sofistike bir yöntemdir.

Bunun gerçekleştiğini iddia etmek başka bir şeydir.

Böyle bir ihtimali stratejik olarak değerlendirmek ise başka bir şey.

Bizim yaptığımız ikincisidir.

“Aşil Kalkanı” sadece bir savunma sistemi mi?

Yunanistan ile İsrail arasındaki yeni savunma iş birliğine verilen “Aşil Kalkanı” adı da ayrıca dikkat çekicidir.

Burada teknik ayrıntıların ötesinde sembolik bir boyut bulunmaktadır.

Yunanistan’ın hava savunma kapasitesinin İsrail teknolojileriyle güçlendirilmesi, Atina ile Tel Aviv arasındaki stratejik bağın daha ileri bir aşamaya taşındığını göstermektedir.

Ancak Türkiye açısından mesele yalnızca Yunanistan’ın hangi füzeyi satın aldığı değildir.

Asıl mesele:

Bu savunma mimarisinin bölgedeki güç dengelerini nasıl değiştireceğidir.

Çünkü bir tarafta İsrail’in teknolojik ve askeri kapasitesi, diğer tarafta Yunanistan’ın coğrafi konumu ve NATO üyeliği bulunmaktadır.

Bunların Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’deki güvenlik hesaplarıyla kesişmesi kaçınılmazdır.

Bu nedenle Ankara’nın sadece askeri değil, diplomatik açıdan da son derece dikkatli hareket etmesi gerekir.

Ve tam burada Egemen Bağış’ın Selanik mesajı geliyor

İşte bütün bu gelişmelerin ortasında, 6. Selanik Metropolitan Zirvesi’nde eski Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın yaptığı konuşma son derece anlamlıdır.

Bağış, Türkiye’nin Avrupa güvenliğine yaptığı katkının altını çizerken, Avrupa’nın güvenlik yükünü taşıyan Türkiye’nin karar alma mekanizmalarında da yer alması gerektiğini söyledi.

Ancak bana göre konuşmasının en önemli bölümü Ege ve Türk-Yunan ilişkileriyle ilgili sözleriydi.

Bağış açık biçimde:

“Türkiye ve Yunanistan komşudur, müttefiktir, düşman değildir. Ege ve Doğu Akdeniz gerilim denizleri olmamalıdır.” Dedi.

Bu sözler, bugün yaşanan gelişmeler ışığında çok daha büyük anlam taşıyor. Çünkü Türkiye ile Yunanistan arasında sorunlar vardır. Bunu inkâr etmenin hiçbir anlamı yoktur. Ancak sorunların bulunması, iki ülkenin düşman olduğu anlamına gelmez.

Bağış’ın ikinci önemli mesajı da tam olarak burada ortaya çıkıyor:

“Anlaşamayabiliriz, tartışabiliriz, hatta zaman zaman birbirimizi hayal kırıklığına uğratabiliriz. Ama biz düşman değil, müttefikiz. Birlikteyken, ayrı olduğumuzdan çok daha güçlüyüz.”

Bu sözler yalnızca diplomatik nezaket cümleleri değildir.

Aslında bugünkü jeopolitik ortamda Türkiye ve Yunanistan’ın önündeki en önemli stratejik seçeneklerden birini ortaya koymaktadır.

Çünkü Türkiye-Yunanistan çatışması kimin işine yarar?

Ankara ile Atina’nın sorunları olabilir. Ama Türkiye ile Yunanistan arasında çıkabilecek büyük bir çatışmanın maliyeti yalnızca iki ülkeye ait olmaz. NATO’nun güneydoğu kanadı zayıflar. Ege’deki istikrar bozulur. Doğu Akdeniz’deki enerji projeleri etkilenir. Balkanlar’daki güvenlik dengeleri sarsılır. Avrupa’nın güvenlik mimarisi yeni bir krizle karşı karşıya kalır.

Ve bütün bunlar olurken, Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki politikaları, bölgesel diplomasi kapasitesi ve diğer stratejik öncelikleri de baskı altına girebilir.

Dolayısıyla Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanacak bir kriz, sadece Ankara ve Atina’nın meselesi olarak kalmayacaktır. Böyle bir krizden faydalanabilecek üçüncü aktörlerin bulunması da şaşırtıcı olmayacaktır. İşte bu yüzden iki ülkenin de dışarıdan gelebilecek stratejik yönlendirmelere karşı dikkatli olması gerekir.

“Sorumluluk varsa masada sandalye de olmalı”

Egemen Bağış’ın Selanik’teki konuşmasında kullandığı bir başka cümle ise Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri açısından ayrıca önemlidir:

“Türkiye’den Avrupa’nın güvenlik yükünü taşıması bekleniyorsa, kararların alındığı masada da Türkiye’nin bir sandalyesi olmalıdır.”

Bu söz, Türkiye’nin Avrupa açısından taşıdığı stratejik önemi ortaya koyuyor.

Türkiye’den Avrupa’nın güvenliğine katkı sağlaması beklenirken, Türkiye’nin güvenlik politikalarını doğrudan etkileyen meselelerde Ankara’nın dışarıda bırakılması sürdürülebilir bir yaklaşım değildir.

Türkiye’nin NATO’daki rolü, savunma sanayisi, askeri kapasitesi, göç yolları üzerindeki konumu ve Ortadoğu’ya açılan kapı olması, Ankara’yı Avrupa güvenlik mimarisinin vazgeçilmez aktörlerinden biri haline getirmektedir.

Dolayısıyla Türkiye’yi yalnızca kriz çıktığında hatırlamak yerine, Avrupa’nın güvenlik kararlarının şekillendiği masalarda Türkiye’ye gerçek bir ortaklık alanı açılması gerekir.

Yeni “bloklaşma” döneminde Türkiye’nin önündeki sınav

Dünya yeniden bloklaşma dönemine giriyor.

ABD-Çin rekabeti büyüyor.

Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa güvenlik mimarisini değiştirdi.

Ortadoğu’da dengeler sürekli yeniden kuruluyor.

İsrail yeni bölgesel güvenlik hesapları yapıyor.

Körfez ülkeleri yeni ortaklıklar arıyor.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında savunma alanındaki iş birliği derinleşiyor.

Doğu Akdeniz’de enerji ve ulaşım koridorları tartışılıyor.

Bütün bu gelişmelerin ortasında Türkiye’nin önündeki en büyük tehlikelerden biri, aynı anda çok fazla cephede mücadele etmek zorunda bırakılmasıdır.

Bu nedenle Türkiye’nin stratejik aklı, Ege’deki haklarını korurken Ege’ye hapsolmamak zorundadır.

Atina açısından da benzer bir gerçek vardır.

Yunanistan, İsrail ile stratejik ortaklıklarını geliştirebilir.

Ancak Yunanistan’ın kendi ulusal çıkarlarını üçüncü ülkelerin bölgesel hesaplarından ayırabilmesi gerekir.

Çünkü Atina’nın Türkiye ile yaşayacağı bir kriz, Tel Aviv’in veya başka bir başkentin kendi stratejik hedeflerine ulaşmasına hizmet edebilir.

Bu ihtimali görmezden gelmek, dış politikada ciddi bir hata olur.

Ege’nin iki yakasına düşen görev

Türkiye ile Yunanistan’ın önünde iki seçenek bulunmaktadır.

Birincisi:

Sorunları büyütmek, silahlanmayı karşılıklı tehdit olarak okumak, Ege’yi yeni bir güvenlik krizinin merkezine dönüştürmek ve üçüncü aktörlerin hesaplarının içine sürüklenmek.

İkincisi:

Sorunları inkâr etmeden, karşılıklı hak iddialarından vazgeçmeden, diplomasi kanallarını açık tutmak ve krizlerin kontrolden çıkmasını engellemek.

Egemen Bağış’ın Selanik’teki sözleri aslında ikinci seçeneğin önemini ortaya koyuyor.

“Biz düşman değil, müttefikiz.”

Bu cümle bugün yalnızca Ankara’ya veya Atina’ya değil, Avrupa’nın tamamına verilmiş bir mesaj olarak okunmalıdır.

Türkiye ve Yunanistan anlaşamayabilir.

Türkiye ve Yunanistan’ın Ege’de farklı tezleri olabilir.

İki ülke bazı konularda sert biçimde karşı karşıya gelebilir.

Ama bütün bunlar iki ülkenin savaşmak zorunda olduğu anlamına gelmez.

Son söz: Türkiye oyunu okumalı, Ege’ye hapsolmamalı

Bugün Türkiye’nin önündeki en önemli meselelerden biri, kendisine yönelen her gelişmeye ayrı ayrı tepki vermek yerine, gelişmelerin birbirleriyle nasıl bağlantı kurduğunu görebilmektir.

Irak başka bir dosya değildir.

Suriye başka bir dosya değildir.

Doğu Akdeniz başka bir dosya değildir.

Ege başka bir dosya değildir.

Bunların tamamı, Türkiye’nin çevresindeki büyük jeopolitik dönüşümün parçalarıdır.

İsrail’in Yunanistan ile askeri ilişkilerini geliştirmesi de bu büyük resmin içerisinde değerlendirilmelidir.

Ancak burada Türkiye’nin yapması gereken, her gelişmeyi doğrudan bir savaş hazırlığı olarak okumak değildir.

Tam tersine; soğukkanlılık, diplomasi, stratejik sabır ve çok boyutlu dış politika.

Türkiye Ege’deki haklarını korumalıdır.

Yunanistan da kendi güvenlik endişelerini dile getirebilir.

Ama iki ülkenin ortak çıkarı, Ege’yi yeni bir çatışma alanına dönüştürmek değildir.

Çünkü bugün Ortadoğu’da yaşananlar bize çok açık bir ders veriyor:

Bir bölgede başlayan kriz, kısa sürede başka bir bölgeye yayılabiliyor.

Bu nedenle Türkiye’nin dikkatini Ege’ye çekmek isteyen herhangi bir stratejik denklem varsa, Ankara’nın buna vereceği en doğru cevap yeni bir kriz değil, krizi doğuran oyunun tamamını görmek olmalıdır.

Ve belki de Egemen Bağış’ın Selanik’te söylediği şu cümle, bütün bu tartışmanın en sade özetidir:

“Birlikteyken, ayrı olduğumuzdan çok daha güçlüyüz.”

Ege’nin iki yakasının bugün ihtiyacı olan şey de tam olarak budur.

Düşmanlık değil rekabeti yönetmek.

Gerilim değil diplomasi.

Çatışma değil çıkarları koruyacak akıl.

Çünkü Türkiye ile Yunanistan’ın birbirine karşı harcadığı her enerji, başka aktörlerin bölgesel hesaplarına alan açabilir.

Ve asıl stratejik başarı, Ege’de savaşmadan güçlü kalabilmektir.

İlhan Tahsin

Birlik Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

Haberin devamını oku

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu