
Kalenderidis: “Türkiye’nin Rolünün Güçlenmesi Helenizm İçin Büyük Risk!”
Türkiye'nin NATO ve uluslararası arenada artan jeopolitik ağırlığının, Atina ve Güney Lefkoşa yönetimleri için ciddi birer risk unsuru oluşturduğu vurgulanıyor.
Yunan medyasında geniş yankı uyandıran analizlerde, Türkiye’nin NATO ve uluslararası arenada artan jeopolitik ağırlığının, Atina ve Güney Lefkoşa yönetimleri için ciddi birer risk unsuru oluşturduğu vurgulanıyor.
Eski Yunan ajan Savvas Kalenderidis, Naftemporiki TV’ye yaptığı açıklamalarda, Türkiye’nin son dönemde attığı diplomatik adımları değerlendirdi. Kalenderidis, Ankara’nın içeride muhaliflere yönelik yürüttüğü politikalara rağmen, NATO’nun yeni stratejik yapılanmasında merkezi bir rol kapmayı başarmasını “büyük bir diplomatik başarı” olarak nitelendirdi.
NATO’nun Yeni Planları ve Türkiye’nin “Merkezi” Rolü
Kalenderidis’e göre, ABD yönetimi, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde gündeme gelen ve NATO’nun Orta Doğu ile Karadeniz’deki varlığını artırmayı hedefleyen planları yeniden masaya yatırdı. Bu kapsamda Türkiye eksenli iki kritik askeri karargâhın kurulması öngörülüyor:
Boğazlar Deniz Karargâhı: NATO’nun Karadeniz’deki etkinliğini artırmak amacıyla İstanbul Boğazı merkezli kurulacak.
Adana Karargâhı: Sorumluluk alanı Orta Doğu ve Kıbrıs’ı da kapsayan Doğu Akdeniz olacak.
Kalenderidis, bu hamlelerin Türkiye’yi ittifak içinde “çevre ülkesi” olmaktan çıkarıp, kritik NATO operasyonlarının çıkış noktası haline getirerek “merkezi ülke” statüsüne yükselttiğini belirtti.
Ankara’nın Aldığı “Gizli ve Açık Tavizler”
Türkiye’nin bu stratejik kolaylıkları karşılıksız sağlamadığına dikkat çeken Kalenderidis, Ankara’nın elde ettiği veya etmeye yakın olduğu kazanımları şu şekilde sıraladı:
Halkbank davasındaki gelişmeler ve milli muharip uçak KAAN’ın motor tedariki gibi konular, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verilmiş “büyük hediyelerdir”.
Bunun yanı sıra arka planda işleyen ve doğrudan görünmeyen diğer riskli başlıklar ise şunlar:
Avrupa-Türkiye ilişkilerinin yeniden canlandırılması,
Gümrük Birliği’nin genişletilmesi,
Türk vatandaşlarına Schengen vizesi kolaylığı veya muafiyeti tanınması,
Türkiye’nin Avrupa savunma ve güvenlik mimarisine dahil edilmesi.
Kalenderidis, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) bu süreçte pasif kaldığını belirterek, “Yunanistan, Türkiye’nin AB sürecini Avrupa müskesebatına uyum şartına bağlamıştı. Ancak bugün Avrupa’nın Türk müktesebatına uyum sağladığını görüyoruz” eleştirisinde bulundu.
Kıbrıs’ta Büyük Kumar: “Toprak Karşılığı Egemenlik” mi?
Kıbrıs sorununda oldukça kritik bir döneme girildiğini savunan analist, taraflara sunulan yeni planın Atina-Güney Lefkoşa hattı ile Ankara tarafından tamamen farklı okunduğunu söyledi. Yunan tarafının mevcut Kıbrıs Cumhuriyeti’nin federasyona evrilmesini istediğini, Türk tarafının ise sıfırdan, iki kurucu devletli bir konfederasyon talep ettiğini hatırlattı.
Kalenderidis, Rum tarafını masaya çekmek için Kapalı Maraş, Güzelyurt ve Mesarya Ovası gibi toprakların “yem” olarak kullanılabileceğini iddia etti. Buna karşılık Türk tarafının “Üç D” olarak adlandırılan hedefleri (Direkt Ticaret, Direkt Uçuşlar ve KKTC’nin Uluslararası Tanınması) koparmayı amaçladığını, asıl tehlikenin ise “toprak karşılığında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin feda edilmesi” olduğunu ileri sürdü. Rum tarafının bu planı reddetmesi durumunda ise Avrupa’nın bunu bahane ederek Türkiye’nin AB yolundaki engelleri kaldırmaya zorlayabileceğini ekledi.
İsrail’in Ermeni Kararı ve İran Cephesi
Analizinin son bölümünde uluslararası dengelere değinen Kalenderidis, İsrail hükümetinin Ermeni iddialarını tanıma yönündeki adımlarını, NATO zirvesi kadar önemli bir kırılma noktası olarak gördüğünü belirtti. Geçmişte Ankara-Tel Aviv krizlerinin yüzeysel olduğunu ve derin bağların korunduğunu savunan analist, bu yeni durumun Yahudi lobileri üzerinden Belçika ve diğer Avrupa ülkelerinde Ermeni, Süryani ve Rum iddialarının tanınması dalgasına yol açabileceğini, bunun da Türk agresifliğine karşı bir set oluşturabileceğini iddia etti.
İran-ABD ilişkilerine de değinen analist, Tahran’daki asıl sorunun rejim içi çatlaklar olduğunu, Devrim Muhafızları’nın ABD ile yürütülen müzakereleri baltalamaya çalıştığını ve İran’ın kendi içinde bir uzlaşıya varıp varmayacağının henüz öngörülemeyeceğini ifade etti.