Yunanistan Haber

Pavlopulos Dedeağaç’ta Azınlık ve Türkiye Hakkında Neler Söyledi Neler!

Yunanistan eski Cumhurbaşkanı Pavlopulos Dedeağaç’ta bir etkinlikte yaptığı konuşmasında öyle konulara değindi ki Türk Azınlık, Müftülük, "Meriç İli Azınlık Derneği", "Rodop İli Türk Kadınları Kültür Derneği" ve "İskeçe Türk Birliği" ve Türkiye’ye sahada cevap verilmesi gerektiğini de dile getirmekten kaçınmadı.

Yunanistan eski Cumhurbaşkanı Pavlopulos Dedeağaç’ta bir etkinlikte yaptığı konuşmasında öyle konulara değindi ki Türk Azınlık, Müftülük, “Meriç İli Azınlık Derneği”, “Rodop İli Türk Kadınları Kültür Derneği” ve “İskeçe Türk Birliği” ve Türkiye’ye sahada cevap verilmesi gerektiğini de dile getirmekten kaçınmadı.

Yunanistan eski Cumhurbaşkanı, Akademisyen ve EKPA Hukuk Fakültesi Onursal Profesörü Prokopis Pavlopulos Dedeağaç’ta, “TRAVMA – Kolektif Travma και Psiko-Sosyal Faktörler” çerçevesinde, Meriç (Evros) Kültür Dernekleri Federasyonu (Ε.PΟ.F.E.) ve “Aleksandrupolis (Dedeağaç) Uluslararası Sosyal-Pedagojik Forumu” tarafından ortaklaşa düzenlenen Uluslararası Bilimsel Konferansta “Lozan Barış Antlaşması ve Azınlıklar Meselesi” konulu bir konuşma gerçekleştirdi.

“Temel Ulusal Pozisyonumuz, 1923 Lozan Antlaşması’nın ve sonraki her türlü uygulayıcı düzenlemelerin hiçbir şekilde revize edilemeyeceği veya değiştirilemeyeceğidir. Dolayısıyla, Lozan Antlaşması’nın tüm hükümleri ve gelecekte de öyle kalacaktır. Yunanistan ve Türkiye arasındaki ilişkilerin, hem aralarındaki sınırlar hem de düzenleyici çerçevesine giren tüm diğer konular açısından sağlam kurumsal ve siyasi temelini oluşturmaktadır. Gerekirse, Türkiye’ye sadece Uluslararası ve Avrupa Forumlarında değil, aynı zamanda “sahada” da gereken cevap verilecektir. Silahlı Kuvvetlerimiz bunu her gün kanıtlamaktadır.”

Oldukça uzun bir konuşma yapan eski Cumhurbaşkanı Pavlopulos şunları dile getirdi:

“Artık tartışmasız bir tarihsel gerçekliktir ki, Eleftherios Venizelos, üstün siyasi ahlakı ve sembolik uluslararası prestijiyle, 1922 ile 1923 yılları arasında Lozan Konferansı’na katılarak, Lozan Antlaşması’nın formüle edilmesi ve nihai olarak imzalanmasında kelimenin tam anlamıyla belirleyici bir rol oynamıştır.

Defalarca kabul edilemez, süreklilik arz eden Türk “revizyonist” taktikleri nedeniyle vurgulanmaktadır ki, Lozan Antlaşması geçerlidir ve tam olarak geçerli kalacaktır, çünkü kendi kurumsal doğası ve yapısı gereği hukuken revize edilemez.

A- Küçük Asya Felaketi (Anadolu) ve Küçük Asya Helenizminin korkunç Soykırımı’ndan dolayı ulusal yaralarımız hala “kanarken”, bu arada, olağanüstü koşullar altında ülkenin kaderini üstlenmiş olan üç üyeli İhtilal Komitesi liderliği albaylar Nikolaos Plastiras ve Stilianos Gonatas ile teğmen Dimitrios Fokas’tan oluşuyordu. O sırada Paris’te bulunan Eleftherios Venizelos’a başvurdu. Otantik bir siyasi lider ve gerçek bir Vatansever olarak, son derece kritik koşullar altında “seferber” olan Venizelos, çok yakın geçmişin acı deneyimini bir kenara bırakarak, 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’nın galibi ve buna göre “iki kıta ve beş deniz Yunanistanı”nın esas kurucusu olarak, tereddütsüz bir şekilde, çökmekte olan Anavatan’ın “yeniden yapılanması” için Ulusal Görevini yeniden yerine getirmeyi kabul etti.

Yanılsamalar olmaksızın, ancak büyük bir liderin gururlu ve sade gerçekçiliğiyle, Eleftherios Venizelos, Yunan heyetinin başında Lozan Konferansı’na katıldı ve Sevr Antlaşması’nın o parlak “yapısı”ndan dağılmaya yüz tutmuş ne varsa kurtarmaya çalıştı.

B- 1 Kasım 1922’den 24 Temmuz 1923’e kadar Lozan Konferansı boyunca, Eleftherios Venizelos, büyük uluslararası yankı uyandıracak şekilde, prestijini, bilgilerini ve özellikle Yunanistan’ın tüm “açık cepheleri” hakkındaki deneyimlerini “sergiledi”.

Sınırlarımız, Ege Adaları, Patrikhanenin etkili korunması, savaş tazminatları konusundaki gerçek dışı Türk iddialarının reddi ve Yunanistan ile Türkiye’deki Azınlıkların yasal statüsünün kapsamlı bir şekilde belirlenmesi konularına vurgu yaptı. Eleftherios Venizelos’un başarısı, zamanın trajik koşulları altında, apaçık olmasına rağmen, kendisi zafer çığırtkanlığından kaçındı, çünkü “çile”nin Vatan için henüz bitmediğinin tam bilincindeydi.

“Bu Antlaşma, ne yazık ki, bir Yunan zaferi anlamına gelmiyor”

Nitekim, Lozan Antlaşması’nın 24 Temmuz 1923’te Yunanistan, Türkiye ve Müttefikler arasında imzalanmasından hemen sonra, Eleftherios Venizelos, Nikolaos Plastiras ve Stilianos Gonatas’a çektiği telgrafta şunları belirtti:

“Bugün öğleden sonra, Lozan Üniversitesi’nin büyük salonunda, Barış Antlaşması’nın tüm ilgili sözleşmeleri, beyanları ve protokolleriyle birlikte imzalandığını size memnuniyetle bildiririm. Küçük Asya Felaketi’nden sonra imzalanan bu Antlaşma, ne yazık ki, bir Yunan zaferi anlamına gelmiyor. Ancak Devrim, Ulusal Ordu’yu yeniden organize ederek, Heyeti’ne onurlu bir barış anlaşması sağlamak için araçlar vermiş olmaktan gurur duyabilir; bu barış, Yunanistan’ın barış çalışmalarına geri dönmesine ve içe dönük çalışmaya kendini adamasına izin vermektedir.”

I – Lozan Antlaşması’nın Yunanistan ve Türkiye’deki Azınlıklar hakkındaki hükümleri

Daha fazla analiz, öncelikle Lozan Antlaşması’nın hükümleri uyarınca Yunanistan ve Türkiye sınırları içindeki Azınlıklar meselesine odaklanacaktır. Ve bu noktada, en baştan açıklığa kavuşturulmalıdır ki, Eleftherios Venizelos’un en önemli başarısı, Lozan Antlaşması’nın, Yunanistan’daki Azınlığın Dini, yani Müslüman, Türkiye’deki Azınlığın ise Etnik, yani Helen olduğunu belirleyen düzenlemeleridir. Ve Yunanistan’ın ve sadece Yunanistan’ın değil herkese açıkça belirttiği gibi, hukuki niteliği gereği Lozan Antlaşması’nın yürürlükten kalkmadığı veya revize edilmediği göz önüne alındığında, ayrıca, hükümleri imzacı taraflar arasında, dolayısıyla Türkiye’ye karşı da tam olarak geçerli olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Lozan Antlaşması’nın bu sürekli ve kesintisiz geçerliliği, Yunanistan’ın ve Türkiye’nin Antlaşma’nın yürürlüğe girmesinden bugüne kadar uygulamadaki tutumlarını her an değerlendirme ve karşılaştırma imkanı sunmaktadır.

A – 30 Ocak 1923 tarihli Yunan ve Türk nüfuslarının mübadelesi hakkındaki Sözleşme ve Azınlıklar meselesi üzerindeki hukuki sonuçları

Lozan Antlaşması’ndan önce, yukarıda belirtilen Lozan Konferansı çerçevesinde, Yunanistan Hükümeti ile Türkiye Büyük Millet Meclisi arasında 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan Yunan ve Türk nüfuslarının mübadelesi hakkındaki Sözleşme ve ilgili Protokol yer almıştır.

Yunanistan ve Türkiye’deki Azınlıklar meselesi açısından kritik öneme sahip olan, yukarıda belirtilen Sözleşme’nin şu maddelerinde yer alan hükümlerdir: a) Madde 2, bunlara göre: “Birinci maddede öngörülen mübadeleye dahil olmayacaklardır: a) İstanbul Rum sakinleri, b) Batı Trakya Müslüman sakinleri. İstanbul Rum sakinleri olarak kabul edileceklerdir, 1912 kanunu ile belirlendiği üzere, 30 Ekim 1918’den önce İstanbul Valiliği bölgesine yerleşmiş tüm Rumlar. Batı Trakya Müslüman sakinleri olarak kabul edileceklerdir, 1913 Bükreş Antlaşması ile belirlenen sınır çizgisinin doğusundaki bölgeye yerleşmiş tüm Müslümanlar.

  1. b) Madde 3, bunlara göre: “18 Ekim 1912’den beri, Rum ve Türk sakinleri karşılıklı olarak mübadele edilecekleri bölgeleri terk etmiş olan Rumlar ve Müslümanlar, 1. maddede öngörülen mübadeleye dahil kabul edileceklerdir.”
  2. c) Madde 5, bunlara göre: “Bu Sözleşme’nin 9 ve 10. maddeleri hükümleri saklı kalmak kaydıyla, Türkiye’deki Rumların veya Yunanistan’daki Müslümanların mülkiyet hakları ve talepleri, bu Sözleşme uyarınca yapılacak mübadele sonucunda hiçbir şekilde etkilenmeyecektir.”

Yukarıda belirtilen Yunan ve Türk nüfuslarının mübadelesi hakkındaki Sözleşme’nin hükümleri, o zamandan beri Lozan Antlaşması’nın ayrılmaz bir parçası olmuştur, bu durum şu maddelerden anlaşılmaktadır:

  1. a) Bu Sözleşme’nin 19. maddesi, bunlara göre: “Bu Sözleşme, Türkiye ile akdedilecek Barış Antlaşması’na dahil edilmiş gibi, Yüksek Akit Taraflar arasında aynı geçerliliğe ve kuvvete sahip olacaktır. Bu Sözleşme’nin yürürlüğü, söz konusu Antlaşma’nın iki yüksek Akit Tarafça onaylanmasından hemen sonra başlayacaktır.”
  2. b) Lozan Antlaşması’nın 142. maddesi, bunlara göre: “30 Ocak 1923 tarihinde Yunanistan ile Türkiye arasında akdedilen Yunan ve Türk nüfuslarının mübadelesine ilişkin özel Sözleşme, bu iki Yüksek Akit Taraf arasında, mevcut Antlaşma’ya dahil edilmiş gibi aynı geçerliliğe ve kuvvete sahip olacaktır.”
  3. 30 Ocak 1923 tarihli Yunan ve Türk nüfuslarının mübadelesi hakkındaki Sözleşme ve Lozan Antlaşması hükümlerinin, Azınlıklar meselesi açısından gramatik ve teleolojik yorumu.

Lozan Antlaşması’nın 142. maddesi hükümlerinin, 30 Ocak 1923 tarihli Yunan ve Türk nüfuslarının mübadelesine ilişkin Sözleşme’nin yukarıda belirtilen 2, 3 ve 5. maddelerinin düzenlemelerini de ayrılmaz bir parçası haline getiren hükümlerinin gramatik ve teleolojik yorumundan, tereddütsüz bir şekilde şunlar anlaşılmaktadır:

Bu hükümler, diğer şeylerin yanı sıra, Azınlıkların mübadelesini öngörmüştür. a) Yunan uyruklu, Rum Ortodoks dinine mensup kişilerin Yunanistan’a ve Yunan uyruklu, Müslüman dinine mensup kişilerin Türkiye’ye karşılıklı olarak yerleştirilmesi anlamında.

1. b) Ancak, Lozan Antlaşması, bu düzenlemeden Batı Trakya’nın Müslüman daimi sakinlerini ve 30 Ekim 1918’den önce Türkiye’ye yerleşmiş İstanbul, Prens Adaları ve civarının Rum daimi sakinlerini açıkça istisna tutmuştur.

Buradan, ayrıca, tereddütsüz bir şekilde şunlar da anlaşılmaktadır:

1. a) Batı Trakya Müslümanları, tamamen «Dini Azınlık» teşkil etmekte ve vatandaşlıkları açısından tamamen Yunan’dırlar. Dahası:

a1) Bir yandan, Anayasamız, Avrupa Hukuku ve Uluslararası Hukuk uyarınca Dini Azınlık üyelerine tanınan tüm hakların, istisnasız, engelsiz kullanımını her yasal yolla talep edebilirler. Özellikle de Din Özgürlüğü ile ilgili hakları ve bunun sonucunda, özellikle Eşitlik ilkesinin (Anayasa madde 4) ve İnsan onuruna saygı (Anayasa madde 2 par. 1) ve kişiliğinin özgürce geliştirilmesi (Anayasa madde 5 par. 1) genel maddelerinin ihlaline yol açabilecek her türlü ayrımcılığın reddini talep edebilirler.

a2) Ancak, diğer yandan, Yunan vatandaşlıklarını dolaylı veya doğrudan sorgulayacak hakların veya yasal çıkarların savunmasını talep edemezler. Hele hele, dini azınlık niteliğini dolaylı veya doğrudan değiştirecek, ona ulusal azınlık, örneğin Türk Azınlığı niteliği kazandıracak hakları veya yasal çıkarları talep edemezler.

1. b) 30 Ekim 1918 öncesinde Türkiye’ye yerleşmiş olan İstanbul, Prens Adaları ve Çevresi Rumları, tamamen Etnik Azınlığın üyeleridir. Dahası, Türkiye Cumhuriyeti Devleti:

b1) Onların, dolaylı veya doğrudan, Rum kökenlerini ileri sürmelerini ve bu ileri sürmeyle herhangi bir şekilde bağlantılı her türlü hak veya yasal çıkarlarını savunmalarını hiçbir şekilde yasaklayamaz.

b2) Ayrıca, Türk kökenlerini “hedef alma” nihai amacıyla, onlara karşı her türlü haklarının kullanılmasında ayrımcılık yapmaya veya a fortiori, zulme başvurmaya hiçbir şekilde yetkili değildir; bu haklar, Türkiye Anayasası ve özellikle Uluslararası ve Avrupa Hukuku tarafından tanınan haklardır, zira bu durum, Türkiye’nin Avrupa yükümlülükleri nedeniyle, bugüne kadar olan entegrasyon süreci ve perspektifi açısından Türkiye Hukuk Düzeni’ni de etkilemektedir.

1. Lozan Antlaşması’nın azınlıklarla ilgili hükümlerinin Yunanistan tarafından zaman içinde uygulanma seyri

Lozan Antlaşması’nın Azınlıklarla ilgili hükümlerinin tüm düzenleyici çerçevesinin yukarıda yapılan analizi, büyük kurumsal ve siyasi rahatlık ve doğrulukla, Yunanistan ve Türkiye’nin, ilki Batı Trakya Müslümanlarının Dini Azınlığına karşı yükümlülüklerine, ikincisi ise 30 Ekim 1918’den önce Türkiye’ye yerleşmiş İstanbul, Prens Adaları ve civarının Rumlarının Etnik Azınlığına karşı yükümlülüklerine ne ölçüde saygı duyduklarını bugüne kadar değerlendirme imkanı sunmaktadır.

Özellikle Batı Trakya Müslüman Azınlığı’na (ki buna Pomaklar ve Romanlar da dahildir) gelince, Yunanistan, Lozan Antlaşması’na ve Avrupa Hukuku’na ve genel Uluslararası Hukuk’a tamamen uygun bir şekilde davranmıştır; bu, Azınlıkların her türlü hakkı, dini veya diğer açılardan böyledir. Türkiye’nin diğer hususlarda ileri sürdüğü iddialar ise, hem Müftüler meselesi hem de özerk tanımlama hakkı konusunda, tamamen temelsizdir, bu durum, diğer hususların yanı sıra şunlardan da anlaşılmaktadır:

A – Müftü statüsü

Müftü’nün hukuki statüsü artık 4964/2022 sayılı Kanun’un (Resmi Gazete, A’, 30.7.2022) 137 ve devamı maddeleriyle düzenlenmektedir; bu maddelerle Trakya Müftülüklerinin örgütlenmesinde ve işleyişinde önemli bir modernizasyon sağlanmıştır. Önceki mevzuatta olduğu gibi, yukarıdaki Kanun’un 143. maddesinin 3. fıkrası hükümlerine göre de Müftü bir kamu görevlisidir. Hatta genel müdürlük düzeyinde bir başkanlık makamını işgal eden bir kamu görevlisidir.

Özellikle, 4964/2022 sayılı Kanun’un yukarıda belirtilen hükümleri uyarınca, Müftü, Milli Eğitim ve Din İşleri Bakanı’nın teklifi üzerine çıkarılan bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile atanır (madde 156).

  1. a) Bu atamadan önce bir kamu ilanı (madde 151), aday listesinin hazırlanması (madde 152) ve 33 üyeli, Trakya Müslüman Azınlığı’ndan Yunan vatandaşlarından oluşan bir Danışma Komitesi tarafından adayların nitelikleri, engelleri, uyumsuzlukları ve yeterlilikleri hakkında basit bir gerekçeli görüş karşılaştırmalı değerlendirme olmaksızın sunulur (madde 153-155). Milli Eğitim ve Din İşleri Bakanı, yasalara uygun niteliklere sahip olması koşuluyla, Müftüyü, ilgili Danışma Komitesi’nin görüş bildirdiği adaylar arasından takdire bağlı olarak seçer.

“Müftü, kamu gücünü kullanan bir Yunan Devleti organıdır”

  1. b) Müftü sadece dini bir görevli değildir. Aynı zamanda bir kamu görevlisidir ve 146. maddesinin 8. fıkrası hükümlerine göre, davalı tarafların talebi ve kutsal İslami hukukun (Şeriat hukuku) uygulanmasını kabul etmeleri halinde, kendisine sunulan uyuşmazlıklarda belirli bir yargı yetkisine sahiptir. Bunlar başlıca aile ve miras hukuku uyuşmazlıklarıdır; özellikle evlilikler, boşanmalar, nafaka, velayet, vasilik, ergenlerin bağımsızlığı, İslami vasiyetler ve kanuni miras hakkındaki uyuşmazlıklardır. Müftü’nün yargı yetkisine ilişkin kararları, kesin hüküm ve icra edilebilirlik kazanabilmeleri için, Müftü’nün görev yaptığı bölgedeki Tek Hakimli Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından daha önce icra edilebilir ilan edilmelidir.

Yukarıda belirtilen hükümlerin lafzından ve ruhundan anlaşılmaktadır ki, Müftü, diğer yetkilerinin yanı sıra esas olarak dini nitelikteki Yunan Hukuk Düzeni içinde kamu hukuku görevlerini de yerine getirmeye devam etmektedir. Ve kesin olmak gerekirse, olağan mahkemelerin görevlerine benzer yargısal nitelikte “kadı” görevleri görevler. Dolayısıyla, bu görevler açısından Müftü, kamu gücünü kullanan bir Yunan Devleti organıdır.

  1. a) Bu nedenle Müftü, 4964/2022 sayılı Kanun’un 143 ve devamı maddeleri hükümlerinin şart ve koşulları altında (beş yıllık) atanır. Bu durum, Anayasamızla, Avrupa Hukukuyla ve Hukuk Düzenimizin bir parçası haline gelmiş olan Uluslararası Hukukla tamamen uyumludur. Gerçekten de, Kamu Hukuku teorisinde ve pratiğinde, her türlü kamu gücünü kullanan Devlet organlarının, yasalarca belirlenen yetkili makamlarca atanması genel olarak kabul edilmektedir. Sadece atama işlemi yoluyla, bu organlara yasal olarak kullanabilecekleri kamu gücünün bir kısmı devredilir.

Sonuç olarak, yürürlükteki mevzuata göre atama işlemi, bir yandan bu organlara verilen kamu gücünün kapsamını kesin olarak belirler ve diğer yandan, Anayasa’ya uygun olarak kullanma yetkilerini meşrulaştırır. Anayasamızda, kendi kendini yönetimi anayasal olarak güvence altına alınmış kamu hukuku tüzel kişileri (örn. yerel yönetimler, üniversiteler) dışında, Yürütme ve Yargı organlarının seçimi, yalnızca dernekleşme şeklinde kamu hukuku tüzel kişilerinin (klasik örnek olarak Barolar ve benzeri meslek birlikleri) ve özel hukuk tüzel kişilerinin, ancak Anayasa’ya göre daha geniş Kamu Sektörünün bir parçası olmaları halinde, örgütlenmesi ve işleyişi çerçevesinde mümkündür.

“Anayasa’ya göre Müftü’nün bir tür “halk tabanı” tarafından seçilmesi caiz değildir”

  1. b) Dolayısıyla, Anayasa’ya göre Müftü’nün bir tür “halk tabanı” tarafından seçilmesi caiz değildir. Türkiye’nin aksini iddia etmesi ise tamamen keyfidir. Türkiye’nin kendisinde de Müftü seçiminin düzenli bir rejimi olmadığı gerçeği göz ardı edilmemelidir bu da kendiliğinden, Yunanistan Trakya’sındaki (Batı Trakya) “seçilmiş müftülerin” yasa dışı olarak, yani Yunan Anayasası ve onun uygulayıcı mevzuatının düzenlemeleri dışında hareket ettikleri ve dolayısıyla Yunan Devleti tarafından tanınmadıkları anlamına gelir.

Ayrıca, Türkiye’nin Yunanistan’ın Müftü konusunda “dini görevli” ile “kadı” arasında tam bir ayrım yapması gerektiği iddiaları, sadece Yunan Hukuk Düzeni’nin iç işlerine ve dolayısıyla Yunan Devleti’nin yetkilerine açık ve yasa dışı bir müdahale teşkil etmekle kalmaz. Ancak, ayrıca, bunların kabulü, Müftü’nün yetkileri konusunda tam bir karmaşaya yol açar ki, bu da Yunanistan Trakya’sındaki (Batı Trakya) Müslüman Azınlığın kendi ortak duygusuna zarar verir ve bu durum, Azınlık içindeki barışçıl yaşam için sonuçlar doğurabilir.

Bu son tespit, Müftü’nün mevcut statüsü altında Yunanistan Trakya’sındaki Müslüman Azınlığın sosyal yaşamının, zaman zaman Türk makamlarının ve özellikle Gümülcine Türk Başkonsolosluğu içindeki “sözcü”lerinin küstah ve tamamen yasa dışı “umutsuz girişimlerine” rağmen, tamamen normal ve uyumlu olması gerçeği göz önüne alındığında, Türkiye’nin bu tür tamamen temelsiz suçlamalardaki ısrarını daha da şüpheli kılmaktadır.

1. Dernek kurma hakkı

“Meriç İli Azınlık Derneği”, “Rodop İli Türk Kadınları Kültür Derneği” ve “İskeçe Türk Birliği”

Yunanistan, Müslüman Azınlık üyelerinin “kolektif Türk etnik kimliği” adı altında dernekler kurmaya kalkışan ve açıkça yasa dışı hareket eden üyelerinin dernek kurma hakkının kullanılması konusunda daima yürürlükteki Anayasa, Avrupa Hukuku ve Uluslararası Hukuka uygun hareket etmektedir.

Özellikle, ilgili Yunanistan Devlet organları, öncelikle Lozan Antlaşması’nın yukarıda belirtilen hükmünü, yani Yunanistan Trakya’sındaki (Batı Trakya) Müslüman Azınlığın tamamen Dini bir Azınlık olduğunu göz önünde bulundurarak karar verirler. Ayrıca, Yunanistan Devlet organları, bu bağlamda, dernek kurma hakkının genel olarak kullanılmasının şart ve koşullarına ilişkin anayasal ve Avrupa ve Uluslararası Hukuk tarafından belirlenmiş tüm düzenlemeleri de dikkate almak zorundadırlar. Ne yazık ki, gerçek niyetlerini gizleyemeyen bazı Müslüman Azınlık üyeleri, örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dernek kurma hakkı gibi temel hakların kullanılmasıyla ilgili başvurularda bulunurken, genel olarak Yunan Vatandaşlarının hak ve yükümlülüklerini bilmiyormuş gibi davranmaktadırlar.

  1. a) Yukarıdaki tespitin doğruluğu, diğerlerinin yanı sıra, 4491/2017 sayılı Kanun hükümlerinden de anlaşılmaktadır, bu kanun, Medeni Usul Kanunu’nun 758. maddesinin 1. fıkrasının hükümlerini de değiştirmiştir. Özellikle, 4491/2017 sayılı Kanun’un 29. maddesi şöyledir:

“Medeni Usul Kanunu’nun 758. maddesinin 1. fıkrasının sonuna aşağıdaki fıkralar eklenmiştir: “İlk fıkradaki iptal veya değiştirme talebi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin nihai bir kararı yayınlandıktan sonra da mümkündür; bu karar, ilk talebi kabul eden veya reddeden yargı kararının, izlenen yargılama sürecinin adil niteliği veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin maddi hukuk hükümlerinin ihlali ile ilgili bir hakkı ihlal ettiğine karar vermişse, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ulusal güvenlik, kamu düzeni, suçun önlenmesi, sağlığın veya ahlakın korunması ile üçüncü kişilerin hak ve özgürlüklerinin korunması ile ilgili ayrı ayrı hükümlerinde öngörülen şartlar ve kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla. Bu durumda talep, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren doksan (90) günlük bir süre içinde yapılır.”

  1. b) Ve yukarıdaki 4491/2017 sayılı Kanun’un 30. maddesinin geçici hükmüne göre:

“Bir önceki maddenin hükmü, bu kanunun yayınlanmasından önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin nihai kararının verildiği davaları da kapsar, aksi belirtilmedikçe ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin 2. fıkrasının kısıtlamalarına ve bu Sözleşmenin diğer hükümlerine, ayrıca uluslararası anlaşmalara uygun olarak. Bu durumda, iptal veya değiştirme talebinin süresi, bu kanunun yayınlanmasından itibaren bir (1) yıldır.”

4491/2017 sayılı Kanun’un 29 ve 30. maddelerinin bu hükümleri, örneğin “Evros İli Azınlık Derneği”, “Rodop İli Türk Kadınları Kültür Derneği” ve “İskeçe Türk Birliği”nin ilgili Yunan makamlarının benzer dernek kuruluşlarına ilişkin ret kararları üzerine yaptıkları başvuruların ardından verilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının tam olarak uygulanması gerekliliklerini de karşılamaktadır.

Bunlar sırasıyla AİHM, Bekir Usta Yunanistan’a karşı, 11.10.2007, AİHM, Hülya Emin ve diğerleri Yunanistan’a karşı, 27.3.2008 ve AİHM, İskeçe Türk Birliği ve diğerleri Yunanistan’a karşı, 27.3.2008 kararlarıdır.

4491/2017 sayılı Kanun’un 29 ve 30. maddelerinin hükümleri uyarınca, yukarıda anılan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının verilmesinden sonra, bu dernekler, aleyhindeki önceki yargı kararlarının iptali veya değiştirilmesi için, 4491/2017 sayılı Kanun’un 758. maddesinin 1. fıkrasının yeni hükümlerinin şartları ve koşulları altında, talepte bulunma hakkı kazanırlar. 4491/2017 sayılı Kanun’un 29 ve 30. maddelerinin yukarıda anılan hükümleri ışığında, bu konudaki yetkili mahkemenin bu talepleri aşağıdaki yasal hükümlere göre değerlendireceği açıktır:

  1. a) Öncelikle mahkeme, her türlü yetkili Yunan makamlarının, bu tür derneklerin kuruluşu için yapılan başvuruları incelerken, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin 2. fıkrasının A bendinin hükümlerine uygun olup olmadığını özel olarak gerekçelendirilmiş bir kararla kontrol etmekle yetkili ve yükümlü olduğunu dikkate alacaktır; bu bende göre: “Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, düzenin korunması ve suçun önlenmesi, sağlığın ve ahlakın korunması veya üçüncü kişilerin hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli tedbirler dışında hiçbir kısıtlamaya tabi tutulamaz.”
  2. b) Ve ikinci olarak, mahkeme, 4491/2017 sayılı Kanun’un 30. maddesi hükümleri uyarınca, ilgili başvuruları, Yunanistan Trakya’sı (Batı Trakya) için başta Lozan Antlaşması olmak üzere, diğer “Uluslararası Anlaşmalar”dan doğan yükümlülükler ışığında da değerlendirmek zorundadır.

b1) Şüphesiz ki, yukarıdaki yargısal kararın oluşmasında belirleyici bir öneme sahip olan, Lozan Antlaşması’nın yukarıda zaten açıklandığı gibi, Yunanistan Trakya’sındaki (Batı Trakya) Müslüman Azınlığın tamamen “Dini” olduğu ve hiçbir şekilde “Etnik” olmadığı yönündeki öngörüleridir.

Bu, diğer şeylerin yanı sıra, ilgili mahkemenin, örneğin Yunanistan Trakya’sında (Batı Trakya) “Türk Azınlığı”nın herhangi bir şekilde tanınmasını amaçlayan derneklerin kurulmasını onaylama yetkisine sahip olmadığı anlamına gelir. Zira böyle bir şey, Lozan Antlaşması’nın hükümlerine doğrudan aykırıdır; bu hükümler, yukarıda belirtildiği gibi, tamamen Dini Müslüman Azınlığın Etnik, örneğin Türk, niteliğe “dönüşmesini” zımnen ama açıkça yasaklamaktadır.

b2) Ayrıca, Azınlıklar konusunda Lozan Antlaşması’na tam saygıyı içeren yukarıdaki yargısal bakış açısı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin 2. fıkrasının a bendinin yukarıdaki hükümlerinin lafzı ve ruhuyla örtüşmektedir. Ve bu, bir yandan, “demokratik bir toplumda gerekli tedbirler” ifadesinin, Uluslararası Hukuk’un bir bütün olarak dolayısıyla Lozan Antlaşması’nın da kesinlikle saygısını içerdiği içindir; zira aksi takdirde, Uluslararası Hukuk’a tam saygının sağlanmadığı yerde demokratik bir toplumdan söz edilemez. Ve diğer yandan, “Türk” yani “Etnik” Azınlığın tanınmasının, Lozan Antlaşması’nın açık bir ihlali olarak, “üçüncü kişilerin hak ve özgürlüklerinin” korunmasının kısıtlanmasına yol açabileceği içindir; bu kişiler, Lozan Antlaşması’na dayanarak, tamamen Dini Müslüman Azınlığın üyeleri olarak kimliklerini savunmaya çalışmaktadırlar.

Sonuç

“Türkiye’ye sadece Uluslararası ve Avrupa Forumlarında değil, aynı zamanda “sahada” da gereken cevap verilecektir. Silahlı Kuvvetlerimiz bunu her gün kanıtlamaktadır.”

Ulusal Bünyemize dahil oluşundan bu yana 100 yılı aşkın süredir, Helen ve artık Avrupa Trakya’sı (Batı Trakya), Türkiye’nin, maalesef kesintisiz bir şekilde, Uluslararası ve Avrupa Hukuku’na karşı saygısızlığını gerçek anlamda “sergilediği” bir alan olarak gelişmektedir; gerçeği küstahça sorgulayarak ve sürekli olarak kurumsal ve siyasi açıdan akıl almaz yeni iddialar ortaya atarak.

  1. Özellikle de mevcut dönemde, Helen Trakya’sı da (Batı Trakya), Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın neredeyse karikatürize, ancak daha az tehlikeli olmayan “sultanlık” fantezilerinin bazı sonuçlarını yaşamaktadır. Ancak aynı zamanda ve büyük ölçüde, tüm bu zorlu yıllarda Türk provokasyonlarıyla etkili bir şekilde başa çıkan Helen Trakya’sı (Batı Trakya) sakinlerinin, din ayrımı gözetmeksizin, eşsiz ruhu sayesinde bu bölge, Ulusal Meselelerimizi ve dolayısıyla Türkiye’nin iğrenç provokasyonlarına karşı Ulusal Haklarımızı savunma konusunda Ulusal bir ilham kaynağı olarak da ortaya çıkmaktadır.

Temel Ulusal Pozisyonumuz, 1923 Lozan Antlaşması’nın ve sonraki her türlü uygulayıcı düzenlemelerin hiçbir şekilde revize edilemeyeceği veya değiştirilemeyeceğidir. Dolayısıyla, Lozan Antlaşması’nın tüm hükümleri ve gelecekte de öyle kalacaktır. Yunanistan ve Türkiye arasındaki ilişkilerin, hem aralarındaki sınırlar hem de düzenleyici çerçevesine giren tüm diğer konular açısından sağlam kurumsal ve siyasi temelini oluşturmaktadır. Gerekirse, Türkiye’ye sadece Uluslararası ve Avrupa Forumlarında değil, aynı zamanda “sahada” da gereken cevap verilecektir. Silahlı Kuvvetlerimiz bunu her gün kanıtlamaktadır.

B – Ancak, Avrupa Birliği ve Uluslararası Topluluk, Türkiye’nin Helen Trakya’sındaki (Batı Trakya) bu provokasyon gösterisi karşısında kayıtsız kalmamalıdır. Zira bu provokasyon sadece Yunanistan’ı ilgilendirmiyor; hem Avrupa hem de Uluslararası Hukuku doğrudan ihlal ediyor. Özellikle Avrupa Birliği’nin, yukarıda belirtilen Lozan Antlaşması’nın ve genel olarak Uluslararası Hukukun açık ihlalinin, Yunan ve aynı zamanda Avrupalı vatandaşları ilgilendirdiğini anlaması bir görevdir.

Buna ek olarak, Türkiye’nin yaklaşık 50 yıldır, Uluslararası Topluluğun ve Avrupa Birliği’nin tam bir Devlet Üyesi olan şehit Kıbrıs’ın (Güney) topraklarının üçte birini her türlü Uluslararası Hukuku küstahça ihlal ederek işgal etmesi de göz önüne alındığında, özellikle Avrupa Birliği’nin bugüne kadarki pasif tutumunu bırakarak Türkiye’ye karşı derhal sert yaptırımlar uygulamaya başlaması gerektiği kendiliğinden anlaşılır.

Hatta Uluslararası Meşruiyetin özü adına, Uluslararası Hukukun seçici bir şekilde uygulanması kabul edilemez; tıpkı Rusya’ya Ukrayna’ya karşı yaptığı barbarca işgal nedeniyle haklı olarak sert yaptırımlar uygulandığı gibi, aynı şey Türkiye’ye karşı da, yukarıda belirtilen Yunanistan ve Kıbrıs’a (Güney) karşı değil, aslında Avrupa Birliği ve Uluslararası Topluluğa karşı genel provokatif davranışı nedeniyle yapılmalıdır.»

Haberin devamını oku

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu