
“Eğer O Gece Vursaydık, Yunanistan Önümüzdeki 100 Yıl Huzur İçinde Yaşardı”
“Türkler bizi fark etmemişti… O gece vurulsaydı Türkiye’nin yarı filosu yok olurdu. Helikopter görevi bir intihar göreviydi. Türkler yalnızca gücün dilini anlar.”
Kardak krizinin üzerinden 30 yıl geçti, tartışmalar bitmedi. İki ülkenin (Yunanistan-Türkiye) savaşın eşiğine geldiği o olaylı gecenin yıldönümü yaklaştığı günlerde her yıl Yunan basını konuya değişik açılardan yaklaşarak okuyucularına haberler servis ediyor.
Dolayısıyla Yunanistan’da büyük yankı uyandıran ve Yunan gazeteci Hristos Mazanitis’in enikos.gr için yaptığı röportaj, 1996 Kardak (İmia) gecesine dair bugüne kadar kamuoyuna yansımamış operasyonel ayrıntıları yeniden gündeme taşıdı.
O dönem Kardak bölgesinde görev yapan Yunan Donanması emekli Koramirali İoannis Engolfopulos, “Türklerin farkında olmadığı bir üstünlüğe sahip olduklarını”, ancak siyasi iradenin ‘provokasyon’ korkusuyla Silahlı Kuvvetlerin elini bağladığını savundu.
“Türkler bizi fark etmemişti… O gece vurulsaydı Türkiye’nin yarı filosu yok olurdu”, “Helikopter görevi bir intihar göreviydi”, “Türkler yalnızca gücün dilini anlar” gibi ifadelerle dikkat çeken Engolfopulos, Batı Kardak’a zamanında asker çıkarılmamasının, adaların “gri alan” haline gelmesinin önünü açtığını iddia etti. Yunan Koramiral, NATO ve ABD’nin olası bir çatışmada devreye gireceğini, ancak Yunanistan’ın masaya kazanan taraf olarak oturacağını öne sürdü.
Aşağıda yer alan metin, Yunan gazeteci Hristos Mazanitis’in yaptığı bu kapsamlı röportajın, Yunanca aslından eksiksiz ve yorumsuz Türkçe çevirisidir.

İmia (Kardak), 30 yıl sonra:
“Eğer o gece vursaydık, Yunanistan önümüzdeki 100 yıl boyunca huzur içinde yaşardı”
Yunanistan’ın yas tuttuğu günün üzerinden otuz yıl geçerken, enikos.gr, bugüne kadar kamuoyuna yansıyanlardan farklı bir yaklaşımla Kardak (İmia) dosyasını açıyor.
Olayları yakından yaşamış ya da ayrıntılı biçimde incelemiş kişiler, ön planda veya perde arkasında yer alan aktörler, bilinmeyen ayrıntıları aydınlatıyor ve o dönemde tepki farklı olsaydı neler yaşanabileceğini analiz ediyor.
Yunan Donanması Emekli Koramirali İoannis Engolfopulos, İmia (Kardak) krizi döneminde fırkateyn komutanı rütbesinde idi ve ΑΔΡΙΑΣ F-459 fırkateyninin komutanlığını yapıyordu.
30 Ocak 1996 Salı gecesi, Çarşamba’ya bağlayan saatlerde, ΑΔΡΙΑΣ fırkateyni İkarya Denizi’nde bulunuyordu. Burada, Komutan Engolfopulos, üç Türk fırkateyninin Çanakkale Boğazı’ndan çıktığı bilgisini aldı. Yunan fırkateyninin mürettebatı bu gemiler için pusu düzenlemişti.
“Biz izliyorduk. Telsiz telefonlar aracılığıyla durumdan tamamen haberdardık. Ayrıca ‘link’ sistemleri sayesinde, fırkateynler arasında görüntü sürekli ve gerçek zamanlı olarak paylaşılıyordu. Dolayısıyla bölgenin resmini biliyorduk. Elbette bekliyorduk. Türkiye’den çıkan ve İmia’ya (Kardak) giden üç fırkateyni hedeflemiştik. Tüm bunlar olurken biz neredeyse Sisam–İkarya Boğazı’nı geçmiş, İmia’ya (Kardak) doğru ilerliyorduk. Yani İmia (Kardak) bölgesine birkaç deniz mili mesafedeydik” diyor Engolfopulos.
Yaşadıklarını ve bilinmeyen ayrıntıları anlatıyor. O gece Türkler operasyonel olarak açık durumdaydı ve üstünlük Yunan tarafındaydı. Ayrıca, yapılması gerekenler ve yapılmayanlar konusunda kendi değerlendirmesini aktarıyor.
“Türkler bizi fark etmemişti. Bunu birinci elden biliyoruz. Bizi fark etmemişlerdi. Kontrol ettiğimiz alan o kadar büyüktü ki, Türklerle işimiz biterdi. Ancak ne yazık ki siyasi liderliğin kararları, Helenizmin ruhuna ve geleneklerine tamamen aykırıydı. Savaş bazen yapılmalıdır ki sonraki nesiller huzur içinde yaşasın. Şimdi Türklerin keyfi ve yasa dışı eylemleriyle baş edebilmek için her gün milyonlarca dolar harcıyoruz. Türkler yalnızca uluslararası hukuku değil, bu dünyada kutsal olan her şeyi ayaklar altına almış durumdalar. Buna rağmen herkes buna katlanıyor” diye vurguluyor.
enikos.gr’ye verdiği bu uzun röportajda, Amiral Engolfopulos bugüne kadar yayımlananlardan farklı bir analiz yapıyor. Operasyonel boyutları ve o dönemde hükümetin cesaret edemediği her şeyi aydınlatıyor; bunun sonucunda Türklerin aniden Yunan toprağı üzerinde söz sahibi hâline geldiğini anlatıyor.
Sohbetimiz, 30 yıl sonra, Silahlı Kuvvetlerin o kritik dönemde yapmaları gereken her şeyi yapıp yapmadıkları sorusuyla başlıyor.
Angajman Kuralları
“Silahlı Kuvvetler, siyasi liderliğin kendilerinden istediğini yaptı. Ancak Türklerin provokasyonları nedeniyle bir noktadan sonra Silahlı Kuvvetler ek taleplerde bulunmaya başladı. Yani artık Türk provokasyonlarıyla baş edebilmek istiyorduk. Talep ettiğimiz şey, angajman kurallarının serbest bırakılmasıydı. Çünkü herhangi bir operasyonda ne yapabileceğiniz bellidir. Uluslararası hukuk ve NATO kuralları gereği, birçok eylem düşmanca hareket olarak değerlendirilemez.
Pratikte, topunuzu başka bir gemiye çevirmeniz bile düşmanca hareket sayılır. Çünkü karşı taraf sizin onu hedef alıp almadığınızı bilmez ve ateş açabileceğinizi düşünür. Bu nedenle karşılık vermek zorundadır. Tüm bunlar siyasi liderlik tarafından bize serbest bırakılmadı. Askerî liderliğin yetkisi dâhilinde olan angajman kuralları verilmişti. Ancak bir noktadan sonra bu yeterli olmadı ve ek yetkiler istedik. Cevap şuydu: ‘Buna gerek yok, daha fazla provoke etmek istemiyoruz.’
Bu durum, daha en başta, Türklerin çıktığı Batı İmia’ya (Kardak) muhafız yerleştirmememiz noktasına kadar vardı. Yani Türklerin çıktığı adacığa.
Cevap ‘Hayır, provoke etmeyelim’ oldu. Ancak bir noktada Türklerin yaptıkları şeylerin bir şeyler planladıklarını gösterdiğini gördük ve artık ‘Burada bir şey olacak, bize ek angajman kuralları verin, bazı yetkileri serbest bırakın’ diye bağırmaya başladık. Genelkurmay ile telsizler üzerinden yapılan çok sert görüşmelerden sonra cevap şuydu: ‘Bunu istemeyi bırakın, bu en üst siyasi liderliğin kararıdır. Daha ileri gidilmeyecek.’
Buna rağmen bir süre sonra tekrar geri dönüp, ‘Batı İmia’ya (Kardak) muhafız yerleştirmeye hazırlanın’ dediler.”
Müzakereler yoluyla…
“Bu krizin Genelkurmay tarafından algılandığı açıktı. Ancak Türklerin nereye varmak istediği siyasi liderlik tarafından algılanmamıştı. Siyasi liderlik, olayları müzakereler yoluyla durdurmaya çalışıyordu.
Türkler müzakere ediyormuş gibi yapıyorlardı, ancak gerçekte provoke ediyorlardı. Bu provokasyonlar siyasi liderlik tarafından bilinmiyordu, çünkü İmia (Kardak) çevresinde gerçekte neler yaşandığıyla hiçbir temasları yoktu.
Çünkü Başbakan (Simitis) Parlamento’daki ofisindeydi. Ne bir harita vardı ne de bir telefon. Kimseyle konuşmuyordu. Başbakan, EYP Başkanı’nı bile kabul etmedi; çünkü son zamanlarda izlediğimiz belgeselde söylendiği gibi, onun Papandreu’nun adamı olduğu ifade edilmişti. Bu nedenle kabul edilmedi. Ayrıca siyasi liderlik içinde trajikomik bir durum vardı. Ve elbette korktuğumuz şey gerçekleşti.
Kendi gemilerimizin ve personelimizin itibarını ve eylemlerini korumak için, saat 00.04’te Donanma Komutanı’ndan bir mesaj aldık. Bu mesajda, hepimizin görevimizi yapacağımızı beklediğini, bundan sonra Donanma’nın geleneklerine ve tarihine layık olacağımıza emin olduğunu söylüyordu. Bize başarılar diliyor ve Tanrı’nın, Meryem Ana’nın bizimle olmasını temenni ediyordu.
Bu mesaj neden saat 00.04’te verildi?
Çünkü Donanma Komutanı, Başbakan’ın ofisinde bulunan Genelkurmay Başkanı Sayın Limberis ile temas kuramamıştı. Ve Türklerin provokatif eylemleri nedeniyle olayların çatışmaya doğru gittiğini anlıyordu.
Dolayısıyla bize ‘bildiğinizi yapın’ sinyalini verdi. Elbette personeli ve malzemeyi korumak için.”
Helikopter
“Biz bildiğimizi yaptık. Bu fark ediliyordu. Adaya SAT timi çıkarılması yönündeki sürekli taleplerimize rağmen buna izin verilmedi. Ve nihayet sabaha karşı 03.40’ta, Amerikan tarafının, Türk tarafı tarafından bilgilendirildiğini öğrendik: Batı İmia’da (Kardak) SAT komandoları vardı.
Yani korktuğumuz şey gerçekleşti. Çünkü dinlenmiyorduk.
O anda helikopterin gönderilmesi istendi. Yani ne istendi? Türklerin çıktığı, yani Yunan toprağını işgal ettiği bir adacıkta gerçekten bulunup bulunmadıklarını görmek için gidilmesi istendi. Kimse hiçbir şey bilmiyordu. Bu talimat doğrudan Başbakanlık ofisinden geldi. Çünkü söylediğim her şey yazılıdır; tüm mesajlar kayıtlıdır. Başbakanlık ofisinden, helikopterin düşmanca bir eylem olup olmadığını görmek için gönderilmesi istendi.
O sırada kimse Türklerin ateş açma emri olup olmadığını bilmiyordu. Yani bir intihar görevi kararı alındı. Bu karar, olumsuz koşullara rağmen yerine getirildi. Helikopter, yoğun yağmur ve kötü hava şartları nedeniyle çok alçaktan uçtu. Bu koşullar Türklerin adaya çıkmasına büyük ölçüde yardımcı oldu. Çünkü bu hava şartlarında 7–10 kişilik şişme botu tespit etmek imkânsızdı. O gece son derece zor bir operasyondu ve üstelik korunuyorlardı.
Helikopter gitti, Türkleri tespit etti ve neredeyse 4–5 metre yükseklikten projektörle bakmak zorunda kaldı. Çünkü projektör açıldığında ışık, şiddetli yağmurdan geri yansıyordu. Görüş neredeyse sıfırdı. Zifiri karanlıktı, bulutlar çok alçaktaydı. Ve helikopter, adadan yaklaşık 1,5 mil uzaklaştıktan sonra düştü.
Gerçek şu ki, helikopterin Türkler tarafından vurulduğuna dair hiçbir rapor almadık. Çünkü mutlaka bildirirlerdi ve hepimiz ‘ateş altındayız’ ifadesini duyardık. Türkler ateş açmadı. Sonradan öğrendiğimiz üzere Türklerin ateş açma emri yoktu; sadece adayı gri alan hâline getirmek istiyorlardı ve bunu başardılar. Bunu başarmalarının temel nedeni, siyasi liderliğin askeri liderliğin sabahın erken saatlerinden itibaren yapılması gereken önleyici hamleleri yapmasına izin vermemesidir.”
“Kışkırtmayın”
“Ve elbette sürekli siyasi liderlikten ‘Türkleri kışkırtmayın’ yönünde telkinler geldi. Bu kışkırtmama politikası felaketti. Ancak en trajik olan şuydu: Birlik, silah ve savaş malzemesi açısından üstünlük bizdeydi. Büyük ve küçük tüm birliklerimiz Yunan adaları üzerinde gizlenmişti; burada ne füze ne de topçu radarları onları görebilirdi. Buna karşılık Türkler açıkta, ortadaydı. Bir çember düşünün; etrafı adalarla çevrili ve Türkler ortada. Hepsi orada yok olurdu.
Ne yazık ki bu fırsatı değerlendirmedik. Birçok kişinin söylediği gibi, Türkiye 10 büyük savaş gemisini kaybetseydi ve işgal ettiği Yunan adacığı yerle bir edilseydi savaş çıkmazdı. Çünkü ilk saldırıyı yapan Türkiye’ydi. NATO, Amerikalılar araya girerdi ve olay dururdu. Ertesi gün yapılacak herhangi bir müzakere masasına kazanan taraf olarak otururduk; çünkü filolarının yarısını kaybetmiş olurlardı.
Bunları bilmek ve yapmak için gerçek durumu kavramak gerekir. Meclis’teki Başbakanlık ofisinden bu mümkün değildir. Ayrıca Silahlı Kuvvetlerin hazır olmadığı iması tamamen yanlıştır. 1993’te PASOK iktidara geldiğinde, Andreas Papandreu 1994 yazında Kıbrıs (Güney) ile Ortak Savunma Doktrini’ni ilan etti. Yani Doğu Akdeniz’in tamamında savunma yapabilecek kapasitedeydik. İki kayalığı savunamayacak durumda mıydık? Bunları ancak bilgisiz ya da kötü niyetli kişiler söyler.
1974’ten 1996’ya kadar Türkiye ile yaşanan tüm krizlerde Yunan Silahlı Kuvvetleri her zaman üstün durumdaydı. 1987 Mart krizinde bu üstünlük doğru şekilde kullanıldığında Türkler geri adım attı. Türkler, Papandreu görevden ayrıldıktan sonra fırsat buldular. Ne Konstantinos Miçotakis döneminde ne de Papandreu görevdeyken böyle bir şeye cesaret edebildiler. Ancak İmia (Kardak) gecesi ülkeyi yönetenler, Silahlı Kuvvetlerin durumunu bilen insanlardı. Silahlı Kuvvetler bunu savunabilecek durumda olmasaydı Ortak Savunma Doktrini ilan edilmezdi.
Dolayısıyla söylenenlerin tamamı kötü niyetlidir ve cehalet ürünüdür. Bazıları savunulamaz olanı savunmaya çalışıyor. Eğer o gece vursaydık, Yunanistan önümüzdeki 100 yıl boyunca huzur içinde yaşardı. Çünkü Türkler yalnızca gücün dilini anlar. Başka hiçbir dili anlamazlar.”