
Batı Trakya’da Aynaya Bakamayan Kalemler ve Bitmeyen “Fotoğraf” Sancısı
Batı Trakya Türk Azınlığı, tarihinin en kritik eşiklerinden birinden geçerken, Dimetoka’da "müftü seçimi" adı altında sahnelenen ve Lozan’ı hiçe sayan tiyatro, toplumun vicdanında derin bir yara açtı.
Batı Trakya Türk Azınlığı, tarihinin en kritik eşiklerinden birinden geçerken, Dimetoka’da “müftü seçimi” adı altında sahnelenen ve Lozan’ı hiçe sayan tiyatro, toplumun vicdanında derin bir yara açtı.
Ancak bu yarayı kanatan asıl mesele sadece Atina’dan gelen müdahaleler değil; azınlığın oylarıyla meclise gönderilenlerin, halkın iradesini Atina’nın loş koridorlarındaki fotoğraf karelerine meze etmesidir.
Bir Fotoğrafın Bin Ahı: İlhan Ahmet Vakası
Rodop milletvekili İlhan Ahmet’in, azınlığın iradesinin yok sayıldığı bir platformda, Atina’nın o malum karelerinde boy göstermesi, köylerdeki “sade ve temiz” insanımızı çileden çıkarmıştır.
Yıllarca partiden partiye savrulan, ancak her seferinde azınlığın “bizdendir” diyerek sahiplendiği bir ismin, bugün azınlığın haklarını savunmak yerine statükonun yanında saf tutması, halkın gözünde bir “aldatılmışlık” vesikasıdır.
Gümülcine’nin sokaklarında, kahvehanelerinde, Batı Trakya genelinde o şirin köylerde insanlar haklı olarak soruyor: “Bu neyin bedeli? Bu fotoğraf kimin zaferi?”
Suskun Basın: Kalemler mi Prangalı, Vicdanlar mı?
Mesele sadece bir siyasetçinin savrulması değil, asıl vahim olan bu ihanete sessiz kalan “basın” korosunun içindeki bazı iki taraflı heybeciler.
BİRLİK Gazetesi olarak bizler, gerçekleri tüm çıplaklığıyla haykırırken; Batı Trakya’daki bazı meslektaşlarımızın bu hayati konuyu “yuvarlak cümlelerle” geçiştirmesi, adeta suya sabuna dokunmadan günü kurtarma çabasıdır.
Peki, bu beyefendilerin kalemleri neden yazamıyor?
Ellerinde kelepçe mi var, yoksa masalarında “bal” mı var?
Ayaklarında pranga mı var, yoksa istikballeri mi o fotoğraflara bağlı?
Bir gazetecinin asli görevi, halkın haklarını savunmak ve güce karşı gerçeği haykırmaktır. Azınlığın geleceği karartılırken üç maymunu oynayanlar, yarın o çarşıda, pazarda halkın yüzüne nasıl bakacaklar? Kendi sayfalarında gerçeği gizleyenler, azınlığın sinesindeki bu öfkeyi dindirebileceklerini mi sanıyorlar?
Aynı karede ihanet, aynı sayfada sessizlik: Batı Trakya kimin emaneti?
Batı Trakya Türk Azınlığı, on yıllardır hak arama mücadelesini bir onur nişanı gibi göğsünde taşırken, bugünlerde “içeriden” gelen darbelerin sızısını yaşıyor.
Dimetoka’da müftülük makamının Lozan’ı çiğneyerek bir “devlet memurluğuna” indirgenmesi ve bu tiyatroya figüranlık yapanlar, azınlık tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Ancak asıl acı olan, bu lekeyi temizlemesi gerekenlerin, ellerine bulaşan o “siyasi balı” gizlemek için başını kuma gömmesidir.
Ankara ile Atina Arasında “İki Maymunu” Oynayanlar
Rodop Milletvekili İlhan Ahmet’in Atina’daki o meşhur fotoğraf karesinde, azınlık haklarını hiçe sayanlarla yan yana durması, sadece siyasi bir tercih değildir. Bu, azınlığın iradesine karşı açılmış bir bayraktır. Yıllardır Ankara’nın hassasiyetleri ile Atina’nın beklentileri arasında “denge kuruyorum” maskesiyle dolaşanlar, artık maskelerini düşürmüştür.
Bu isimler, Ankara’da “milli dava” nutukları atıp, Atina’ya gidince “sadık vatandaş” rolüne bürünen, iki kapılı hanın her iki eşiğinde de yer kapmaya çalışan siyaset bezirganlarıdır.
Halkın oylarıyla meclise girip, o oyları Atina’nın asimilasyon politikalarına meze edenler bilsinler ki; azınlık insanı saf değildir. Köylümüzün, çiftçimizin “Bu ne şimdi?” sorusu, aslında bir cevaptır. O temiz insanlar, kimin “dik durduğunu” kimin ise “çift taraflı oynadığını” ferasetiyle anlamıştır.
Kalemi Kelepçeli “Basın” ve Sessizliğin Bedeli
Asıl soru işaretleri ise Batı Trakya’daki o “bazı” basın organlarının üzerinde toplanıyor. BİRLİK Gazetesi olarak bizler gerçekleri haykırırken, diğer tarafta adeta bir “suskunluk yasası” hakim.
Bu beylerin kalemi neden yazmıyor? Elleri mi bağlı, yoksa ayaklarındaki prangalar Atina’daki imtiyazlarla mı döşeli? Azınlığın varoluş mücadelesini iki satırla geçiştiren, suya sabuna dokunmadan, “aman tadımız kaçmasın” edasıyla yuvarlak cümleler kuranlar, aslında bu ihanetin medya ayağını oluşturuyorlar. Bir eli yağda bir eli balda yaşayan, azınlığın dertleriyle değil, güç odaklarının rızasıyla beslenen bu kalemler, gerçek gazeteciliğin yüz karasıdır.
Heybenin İki Yüzü: Bedelini Halk mı Ödeyecek?
Heybenin bir yanında Ankara’ya şirin gözükmek, diğer yanında Atina’dan aferin almak var. Peki ortada kalan o cefakar azınlık insanı ne olacak? Siyasetçisinden basınına kadar bu “ikili oyunun” aktörleri, kendi istikballerini azınlığın geleceğinden üstün tutmaktadır.
Şunu sormak lazım:
Azınlığın din özgürlüğü, müftülük makamı ve kimliği pazarlık masasına sürülürken sessiz kalanlar, yarın hangi yüzle Gümülcine çarşısında dolaşacak?
Kalemini iktidar odaklarına kiraya verenler, o “temiz insanların” kahvehanesine girip selam verebilecek mi?
Son Söz: Biz Yazacağız, Haykıracağız, Siz Kaçacaksınız!
Biz yazmaya, halkın bize emanet ettiği o gerçeği savunmaya devam edeceğiz. Kimin safını Atina’nın saraylarından yana, kimin safını ise Batı Trakya’nın tozlu köylerinden yana seçtiği belli olmuştur. Kalemleri mühürlü olanlar, vicdanları körleşenler ve siyasi bukalemunlar şunu unutmasın: Azınlık insanı kendisine yapılanı unutmaz, kendisine ihanet edeni asla affetmez.
Yazmayan kalemler, halkın huzuruna çıktığınızda elinizdeki o hayali kelepçeler değil, vicdanınızdaki prangalar sizi ele verecek.
Biz dik durmaya, gerçeği haykırmaya devam edeceğiz. Ya siz? Siz o fotoğrafların gölgesinde nereye kadar saklanabileceksiniz?