Batı Trakya Haber

Stilyanidis: “Sayın Çavuşoğlu, Azınlık Sizin İmzanızla Müslümandır”

"Türkiye, Trakya'daki (Batı) Müslüman azınlığı her fırsatta araçsallaştırmaya çalışıyor."

Yeni Demokrasi Partisi Rodop Milletvekili Stilyanidis, T.C. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Batı Trakya ve Yunanistan ziyareti öncesinde Atina merkezli “Estia” gazetesine yazdığı makalede, Türkiye’nin batı Trakya’daki Müslüman Türk Azınlığı araç olarak kullandığını ve Türkleştirmeye çalıştığını ileri sürüyor.

Atina merkezli “Estia” gazetesindeki bir makalesinde, Lozan’daki Türk heyetinin neden Batı Trakya’daki Müslümanları “Türk” olarak nitelendirmekten kaçındığına değindi. Stilyanidis makalesinde, Türkiye’nin “Kürt ulusal azınlığı bir kabus” olarak gördüğünden böyle bir uygulamaya gittiğini ileri sürüyor.

Stilyanidis yazısında özetle şu ifadelere yer veriyor:

“Trakya’daki Azınlık, Çok Taraflı Lozan Antlaşması’nda “Dinsel” olarak tanımlanması, onu imzalayan ve onaylayan Kemalist Türk Devleti’nin önerisi üzerine iki nedenden dolayı “Müslüman” olarak belirlenmiştir:

  1. Türkiye, kendi topraklarında, özellikle Kürtler için benzer tanımalardan korktuğu ve Trakya’nın dindar Eski Müslümanlarını sevmediği için ulusal bir azınlığı tanımak istemedi. Bu nedenle, Türk olmayan grupları (Araplar, Kürtler, Lazlar, Pomaklar, Çerkesler, Boşnaklar vb.) Dahil etmemek için Müslüman olmayan gruplardan da (Hıristiyanlar ve Yahudiler) bahsetmekteydi.
  2. Trakya’da bir “Türk Ulusal Azınlığı” tanımış olsaydı, hiçbir zaman Türk devletinin vatandaşı olmayıp, herkes gibi Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı olan sadece “Türk asıllı-Türkçe konuşan” dahil olmak üzere sayısal olarak %50 oranında azaltılması gerekirdi.

Geri kalan bölümler Pomaklar ve Romanlardan oluşan genel olarak tamamen farklı bir etnik, dilsel ve kültürel kimliğe sahipti. Ayrıca, azınlığın dini karakteri, en güçlü özellikleri etnik kökenleri değil, kendi doktrinlerine olan dini inançları olan Sünniler, Aleviler, Bektaşiler ve İlk Müslümanlar gibi tüm farklı Müslüman toplulukları içermesi avantajına sahipti.

Bu yüzden çoğu Türkiye veya Bulgaristan yerine Yunanistan’a ilhak edilmek istedi. Diğer Yunanlılar, Yahudiler ve Ermeniler gibi, Bulgar işgalinin vahşi dönemlerinden trajik deneyimler yaşadıklarından dolayı 1920’deki oylarıyla Bulgaristan’ı reddettiler. Eski Müslümanların Türkiye’ye ilhakı reddetmeleri ise, çünkü laik Kemalist rejimin sistematik olarak tüm dindar insanlara, özellikle Alevilere zulmettiğini çok iyi biliyorlardı.

Bu dini alt gruplar, çoğu zaman bu güne kadar, Türkiye’den çok diğer ülkelerle (Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün) referanslar oluşturdular. Trakya’nın (Batı) – Avrupa İslamı’nın birçok dini liderinin Türkiye’de değil de, Kahire’deki Mısır, Ürdün ve diğer Arap ülkelerindeki El Ezher gibi ılımlı üniversitelerde eğitim almayı seçmesi tesadüf değildir.

Kemal’in stratejisi, elbette, ilk etapta dinden uzak durmaktı, ama aynı zamanda temelleri atmaktı, böylece din ve daha sonraki dil yoluyla (özellikle 1950’ler ve 1960’lardaki Yunan-Türk eğitim anlaşmalarından sonra) yeni Türkiye homojenleşmeyi – diğer azınlık gruplarının Türkleşmesini sağlamaktı.

Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” kitabında Balkanlar ve AB’deki Müslüman halkların Türkiye tarafından değerlendirilmesi ve araçsallaştırılmasından bahsettiği gibi, Tayyip Erdoğan da bu önerileri takip ederek uygun düzenlemelerle bu politikayı sürdürdü.

Yunanistan, Trakya’da (Batı) insan ve azınlık haklarına tam saygı gösteren, din özgürlüğünü ön planda tutan bir Model Açık Demokratik Toplum yaratmayı başarıyla arzuladı.

Aile ve miras hukukuna Müslümanların dini geleneğini dahil ederek, Müftü’nün yargı yetkisini Hiyerodik-Kamu Otoritesi olarak kabul etti. Bunun ön koşulu, Müslümanlar tarafından özgürce seçilmesi ve Müftü kararlarının Anayasa, Kanunlar veya Avrupa Hukuku ilkelerine aykırı olmamasıdır.

Azınlığın Yunan Avrupa vatandaşının Seçim Özgürlüğü sistemi, bazıları bunu fanatik İslam’ın ŞERİAT’I ile bağdaştırıyor, tüm önceki yıllarda eziyet olarak işletildiği gibi, azınlığın kimliğinin asimile edilmesine değil, Avrupa gerçekliğiyle bütünleşmesine katkıda bulundu.

IŞİD tipi aşırı İslami Köktendinciliğin sistematik çabalarına rağmen, Trakya’da (Batı) asla yer bulamamasının nedeni de gelişen özgürlük ve karşılıklı saygı duygusudur. Modern Yunan-Avrupalı ​​kimliğiyle barışçıl Müslüman Azınlık, uluslararası köktendincilik ve terörizm askerlerinin yüzüne çoğu zaman kapıyı kapatmıştır ve bu, modern Yunan Cumhuriyeti’nin en ikna edici yanıtıdır.

Zaman zaman küçük gerilimler yaratıldı, ara sıra Müslüman Azınlığı araçsallaştırmaya çalışan Türk milliyetçiliğinin merkezlerinin girişimi tarafından kışkırtıldı. Bu tarihsel arka planda, bugün Türk siyaseti, bir yıl önce Evros’ta göçmenlerle olduğu gibi, AB ve Balkanlar’daki Türk hareketli Partiler ve Örgütleri araçsallaştırmak amacıyla, geriye dönük olarak “Türk Ulusal Azınlık” karakterini tanımlamaya çalıştığını açıklamaktadır.

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin son zamanlarda verdiği “İskeçe Türk Birliği” kararının arkasına gizleniyor, ki maalesef Yunan tarafından modern argümanlarla yeterince savunulmamış, sonuçta Yunanistan, “Uygulamada örgütlenme hakkına saygı duymuyor” kararıyla cezalandırılmıştır.

Ancak işin özünde, Yunan Adaletini bu derneğin faaliyetini yasaklamaya iten sebep, yukarıdaki hakkın uygulaması değil, ancak etnik saldırı tanımlamasının “Türk” kullanımıyla ilgili ciddi çekinceleri var. Çünkü Lozan Antlaşması’na aykırıdır ve esas olarak “Azınlığın Yeniden Toplu Tanımlanmasına” yasadışı bir şekilde teşebbüs edilebileceğinden dolayı endişe duyulmaktadır.

Türk revizyon politikasının amacı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre diğer etnik, dilsel, dini ve kültürel alt grupların “Türkleştirme-asimilasyon” (bireysel kendi kaderini tayin hakkını ihlal ederek) olmasıdır. Kendi kaderini tayin hakkı, yabancı mekanizmalar tarafından bunu kullanmamaları için baskı altında hissediyorlar ve sık sık baskı görüyorlar. Müslüman azınlığın Romanları, Pomakları ve dini alt gruplar bunu BM’ye ve diğer uluslararası kuruluşlara ihbar ediyor.

Uluslararası insan hakları hukukunun yeni bir gelişimi olan ve AİHM’nin “Azınlık içindeki Azınlıkların” korunmasına ilişkin yukarıdaki kararını modası geçmiş hale getiren bu ikinci ve en önemli boyut, ne yazık ki Yunan tarafı ikna edici ve kapsamlı bir şekilde vurgulanmamıştır. Sonuç olarak Türkiye, Trakya’daki (Batı) Müslüman azınlığı her fırsatta araçsallaştırmaya çalışıyor.

Temel amacı, azınlığın daha sonra toplu olarak “Türk Ulusal Azınlık” olarak yeniden tanımlanmasıdır. Çünkü böyle bir şey mümkün olsaydı, Türkiye’nin iddialarının hukuki dayanağını tamamen değiştirecekti ve “Trakya’da (Batı) Birlikte İdare Rejimi” hedeflenecekti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve daha da önemlisi Dışişleri Bakanı M. Çavuşoğlu’nun, kıta sahanlığı ve MEB’nin tanımı gibi önemli Yunan-Türk meselelerini Yunanistan ile görüşmeleri gerektiğinde, konuyu sürekli ve saldırgan bir şekilde gündeme getirmeleri tesadüf değildir. Aynı zamanda yurt dışında yerleşik ve Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından yönetilen Azınlık Örgütlerinin, resmi Türk diplomasisinin kullandığı aynı argümanlarla Yunanistan’ı uluslararası kuruluşlara şikayet etmekten çekinmemeleri de tesadüf değildir.

Her şeyin, algıların, güç bağıntılarının ve hatta yasanın kendisinin evrimleştiği yeni bir tarihsel döneme girdiğimiz kesindir. Bu nedenle Yunanistan için önemlidir:

  1. Pozitif ayrımcılık modelini agresif bir şekilde vurgulamak ve Trakya’da kurduğu açık demokratik toplum modelini uygulamak, uyguladığı modern azınlık politikası hakkında bilgi vermek, Lozan Antlaşması’nda Müslüman Azınlığın kolektif kimliğinin korunmasını önermek. Her bir üyenin kendi kaderini tayin etmesi ve bazı yabancı merkezlerin teşebbüs ettiği asimilasyon-Türkleştirme tehdidi karşısında her bir alt grubun kendine özgü kimliğinin korunmasını sağlamak.
  2. Birey ve azınlık haklarının korunmasına ilişkin yeni yasal boyutlar getirerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarının gelişimine katkıda bulunmak: a) Azınlık içindeki azınlıkların korunması, b) bireysel kendi kaderini tayin, ancak azınlığın fizyonomisinin toplu olarak yeniden tanımlanması olasılığına yol açmadan, çünkü bu, bir bütün olarak azınlıkları araçsallaştıracak ve uluslararası hukuku ve antlaşmaları havaya uçuracak, dünya barışını baltalayacak ve revizyonist kurtuluşları pekiştirecek ve onları koruyacak hakları değil, diğer insanların çıkarlarını teşvik etmektir.
  3. Trakya’ya, kültürlerarasılığına, niteliksel gelişimine, orada birlikte inşa ettikleri anlayışa, Hristiyanlar ve Müslümanlar, yerlerini farklı dinler, kültürler, pazarlar ve hatta devletler arasında bir dostluk ve işbirliği köprüsü olarak tasavvur eden Yunan Avrupa vatandaşlarına yatırım yapılmalıdır.

Trakya (Batı), dünya toplumuna karşı mükemmel bir özgürlük ve karşılıklı saygı okulu ve uluslararası hukukun, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ve ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı gelişimini olumlu yönde etkileyebilecek Avrupa’yı boydan boya geçen bir yoldur.”

Haberin devamını oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Rastgele Haberler

Başa dön tuşu